http://www.islamdusunceodasi.com/
• 4/4/2007 - nasıl inanıyoruz-İman mı, sistem mi?*-*-*-*-*-
İman mı, sistem mi?*-*-*-*-*-
"İnsan, Allah'ın yarattığı en şerefli mahlûktur. Şerefini de, Allah'ın halifesi, kâinatın efendisi olmasından alır. Bu vasıf kulluk vasfıdır. .. Allah emredecek, kulu yerine getirecektir. Günümüz sistemlerinden ayrılan en bariz vasfı da budur. Allah'a kul olmak, Allah'ın dışındaki bütün sistemleri şeytani görmek, put görmek, tağut görmektir. İslâmiyet devletle dini ayırmaz, her ikisi de aynı beden gibidir. Birbirini tamamlar. Din ayrı devlet ayrı olmaz, olursa adı İslâm olmaz. Dünyadaki beşeri sistemlerin başlıca özelliği, devlet ile dini ayırmaktır. Tanrı tanımazlıktır. Allah'ı tanırız derlerse de hâkimiyetini kabul etmezler. Bunun en güzel örneği demokraside görülür. Bir taraftan Allah diyenlere ses çıkarmazken, diğer taraftan tağutun özelliklerini mecbur kılar.
Allah'ın: "Onlar ki, Allah ile beraber başka ilah kabul ederler." (Hicr: 90)
ayetinde buyurduğu gibi başka ilahlara tapınmayı mecbur kılarlar.
Bir başka deyişle, demokrasiyle İslâm farklı farklıdır. İslâm, kaynağını Allah'tan alır. Müslüman olan da ona uyar. Vahiy gölgesinde yaşarlar. Demokrasi halkın idaresi olduğuna göre dayanağı insandır, insanın aklı ve beynidir. İnsanoğlu kendi idaresini kendisi yapmaktadır. Hâkimiyet de kendisini idare edenlerdedir. İslâmiyet'te ise hâkimiyet Rabb'e aittir. Kul olanlar O'na tabi olurlar. Allah'ın hâkimiyetini sağlamaya çalışırlar. Sistemlerin arasında benzerlik olsa da aynı değillerdir. Beşeri sistemlerin hedefi ile İslâm'ın hedefi başkadır. Demokrasiyi hedefliyorsa, hedefe gidiş yollarındaki pürüzleri giderir. En büyük engel de İslâmiyet'tir. Ya yok kabul ederek, ya sevenlerine payeler vererek, ya da 'biz birbirimizle uyuşuruz' diyerek kırılma noktalarını yumuşatıp kendi koyduğu kurala adapte eder.
Allah'ın Resulü: "Onlar ki, hahamlarını, rahiplerini, Meryem oğlu İsa'yı Allah'tan ayrı Rab edindiler. Hâlbuki onlar bir tek ilaha ibadet etmeleri için emrolundular. Ondan başka hiçbir ilah yoktur. 0, onların ortak koştukları şeyden münezzehtir" (Tevbe, 31)
ayeti kerimesini ashabına okudu da içlerinden yeni Müslüman olan Adiy b. Hatim: "Onlar onlara ibadet etmiyorlar ki!" deyiverdi. Allah'ın Resulü:"Onlar Allah'ın helal kıldığı şeyi haram kıldıkları zaman onlara ibadet etmiyorlar mı?" diye sordu. "İşte böylece onlara ibadet ediyorlar" buyurdu. Allah da: "Ey mü'minler, eğer imana karşı küfrü seviyorlarsa, babalarınızı, kardeşlerinizi veliler edinmeyin." (Tevbe: 23) "Bunlar Rabbin sana vahyettiği hikmetlerdendir. Allah ile beraber başka bir ilah edinme! Sonra kınanmış, kovulmuş olarak cehenneme atılırsın"(İsra: 39) buyuruyor. Diyeceğimiz o ki, sen onlara tabi olmasan da, onların haram kıldıklarını haram, helal kıldıklarını da helal sayarak iştirak etmen onlara ibadet etmek değil midir? Hâkimiyet, particilik ve oy verme demokrasinin vazgeçilmezi değil midir? Onlara iştirak ederek unsurlarını ayakta tutmak değil midir? Demokrasiyi yaşatmak değil midir? Dini dışlama demokrasiyi tercih değil midir? Bütün bunları düşünmek üzerinize vazife değil midir?"iman mı, sistem mi?"ikileminde kalınmıyor mu?"
Vakit Gazetesi, Duran Kömürcü-2 Nisan 2007 Pazartesi
|
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 27/3/2007 - Allah'ın laneti zalimler üzerine olsun
|
Araf Suresi 44 Ayette
Cennet ehli, cehennem ehline: "Rabbimizin bize vaad ettiğini gerçek bulduk. Siz de Rabbinizin size vaad ettiğini gerçek buldunuz mu?" diye seslenirler. Onlar da "evet" derler. Bunun üzerine aralarında bir çağırıcı şöyle seslenir: "Allah'ın laneti zalimler üzerine olsun
* Öncelikle cennet ve cehennem halkı yerlerine yerleşmişlerdir.
* Cennet halkı cennettte refah içinde, cehennem halkı ise cehennemde azap içindedirler.
* Cennet halkı cehennem halkına biz rabbimizin bize vaadeetiğini bulduk ya siz derler
Bu aslında onları dünyadaki yapmış olduklarından ötürü bir ayıplama ve kınamadır.
Allah Teala Kuran-ı Kerim'de çoğu yerde müslümanlara ve kafirlere vaadlerde bulunmuştur.
Bakalım:
*-Bakara 268 -Şeytan sizi fakirlikle korkutur, cimriliği telkin eder, Allah'ta size katından mağfiret ve lütuf vaadeder.
*-Maide 9- Allah, iman edenlere ve salih amel işleyenlere şöyle vaad etmiştir: Onlar için mağfiret ve büyük bir mükafat vardır.
*-Tevbe 72- Allah mumin erkek ve kadınlara altlarından ırmaklar akan cennet vaadetmiştir
*-Tevbe 111-Allah müminleri canları malları karşılığında kendilerine cennet verilmek üzere satın almıştır
*. Meryem 61- Mümin 8- Tevbe edip salih amel işleyenlere Adn cennetini
vaadetmiştir.
*-Nisa 95- Peygamberlerle vadedilen Allah yolunda cihat edenlere ve cihat etmek isteyipte özürü olanlara güzellikler vaadettmiştir
* Rad 35 Müttakilere cennet vaadetmiştir.
*-Muhammed 15 Kötülükten sakınanlara cennet vaadetmiştir.
* Feth29 Allah'a inanıp iyi işler yapanlara mağfiret ve büyük mükafat vaadetmiştir
Ya kafirler ve munafıklara
Tevbe 68 münafıklara cehennem ateşini ebedi vaadetti.
"Allah'ın laneti zalimler üzerine olsun
Allah, Kuran-ı Kerimde pek çok kereler lanet etmiştir. Dikkate şeyandır ki Allahın lanet ettiği kimseler
Bakara 159. Apacık delilleri gizleyenlere,
Ali İmran 61 Allahın ayetini gizleyenlere yada kabul etmeyenlere,
Nisa 47 Cumartesi halkına yada Cumartesi zihniyetinde olan halklara
Nisa 52 Kitaptan kendilerine nasip verilmiş olupta tağutayada cibte kulluk edenlere, kul olmak üzere yaratıldığını anlayamayanlara, kulluk vazifesini anlayamayanlara,
Araf 38 Arkasından gelenleri sapıklığa düşürenlere,
Tevbe 68 Kötülüğü emredip iyiliği yasaklayan münafık erkek ve kadınlara
Hud 99 Ad Kavmine, Ad kavmi zihniyetindekilere
Kasas 57 Fravuna,Fravunlaşanlara
Sad 78 Şeytana,dostlarına
Araf 64 Kafirlere
vb...
ve ayet devam ediyor
Allah'ın laneti zalimler üzerine olsun!
Zalim..zulm eden demektir.
Zulmü kime eder
a)başkalarına
b)kendisine
devam edecek
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 13/3/2007 - SADECE BAKIN
Aşağıda görecegınız fotoğraf Amerikan Uzay Araştırma Merkezi'nden (NASA) alınmıstır. Fotograf Amerikan Uzay Araştırma Merkezi'nin (NASA) en son teknolojiyle yaptığı teleskoplarla samanyolu gezegeninden sonra evrende elde ettiği en son görüntüdür.Bu fotografa NASA yetkilileri bir açıklama getirememistir ve bu fotografı islam alimlerine bir açıklama yapmaları için göndermislerdir.İslam alimleri de yukarıdaki ayeti beyan etmislerdir.
Kuran-ı Kerim (Rahman suresi 37. Ayet) Bismillahirrahmanirrahim; Gökyüzü yarıldığı zaman açılmış bir gül halini aldığında. Başka hangi şeyle Rabbinizi yalanlamaya kalkışırsınız ? ( Rahman suresi: 37)

Öncelikle bunu bir siteden indirip eklemiştim.Tamamını bile okumadım desem yalan olmaz.Ama bir dostum çok mantıksız deyince hakvermedim değil. Öyle ya NASA islam bilim adamlarına soracak ...
Bu haber tamamen yalan kaynaklı bir haber. NGC (New General Catalogue) 6543 uzun senelerden beri bilinen Kedi Gözü Bulutsusu'dur. (Cat's Eye Nebula) Bilim insanları hiçbir şekilde bunu açıklayamamış değildir, bulutsudan gelen ışığın tayf ölçümleri sonucunda ne olduğunu bugün kesin olarak bilmekteyiz.
Bu bulutsu yaklaşık olarak 3000 ışık yılı uzaklıkta bulunan bir yıldızın patlaması sonucu oluşmuş bir nebuladır, yıldızlar genellikle ömürlerinin son dönemlerinde, yakıtlarını tükettiklerinde şişerek Supernova'lara dönüşürler ve bu sürecin sonunda da patlayarak maddelerini uzaya yayarlar. İşte bu nebulanın öyküsü de budur |
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 27/10/2006 - Kalbine Bir Sor
|
Kalbine Bir Sor
İnsanın yaptığı işleri, hiçbir menfaat gözetmeksizin, başka hiçbir beklenti içerisine girmeksizin sadece Allah emrettiği için,Allahın rızasını kazanmak için yapması"dır ihlas.
İhlas sahibi bir insan yaptığı her işte, attığı her adımda, söylediği her sözde, ibadetinde ya da günlük hayatında gönülden Allah'a yönelir ve şartsız olarak O'nun rızasını hedefler.
İşte bu da ona güçlü bir iman verir ve onu 'takva' sahibi bir insan haline getirir.
Kuran'ın pek çok ayetinde "sadece Allah'ın rızası gözetilerek" yapılan salih amelin önemine dikkat çekilmiştir.
Ancak buna rağmen biz bunun önemini unutuyoruz.
Bir işe başlarken, bir konuşma yaparken, bir yardımda ya da bir iyilikte bulunurken kalplerimizdeki niyetlerimizi sorgulamıyoruz.
Nasıl olsa ibadetlerimi yerine getiriyorum diyerek yaptıklarımızı yeterli görüyoruz.
Sanki yapmış olduğumuz fiillerde Allah rızasını unutarak arkadaşlarımız,çevremiz,ailemizin bu konu hakkındaki düşüncesi bizim için daha önemliymiş gibi oluyor.
Mesela;bir sohbet ortamındaysanız ve arkadaşlarınız size bu hafta bir konu vermişler .
Bu konu hazırlanılıp anlatılacak.Biz bu konuya hazırlanırken bu yaptığım çalışmayı Allah rızası için mi yoksa arkadaşlarımı memnun etmek için mi yapıyorum.Kalbine bir sor
Bir konuda arkadaşlarınla tartışmaya girmişsin diyelim.Bunu Allah rızası için doğruyu bulmak içi mi ? Yoksa ben daha bilgiliyim diye gösteriş yapmak için mi devam ediyorsun tartışmaya?Kalbine bir sor
Okuduğun Kuranı,islami kitapları Allah rızası için mi ? Yoksa bilgi edinmek islami genel kültür oluşturmak,birisi sana bir soru yönelttiğinde hemen cevabını verebilmek için mi okuyorsun?Kalbine bir sor
Arkadaşına bir infak yapmışsın bu Allah rızası için mi ? Yoksa insanlar seni taltif etsinler diye mi yapıyorsun? Kalbine bir sor.
Arkadaşın arabanı istedi diyelim;arabanı ona verirken duygu ve düşüncelerin nasıl bu eylemi kimin için yapmışsın?Kalbine bir sor
Arkadaşlarını bir yere yemeğe davet etmişsin;bunu Allah rızası için mi yaptın yoksa çok cömert bir insan desinler diye mi ? Kalbine bir sor.
İmam olmuşsun namaz kıldırıyorsun(veya namaz kılıyorsun);Bunu Allah rızası için mi yaptın yoksa insanlar görsün diye mi?Kalbine bir sor
Yazı yazıyorsun bilgilerini Allah rızası için insanlarla paylaşmak için mi? Yoksa meşhur olmak için mi ? Kalbine bir sor
Diğer bir taraftan da Şeytan insanı devamlı olarak yaptığı bir iyiliği veya güzel bir ameli insanlara açıklasınlar diye zorlar.
Nefse en ağır gelen şey, ihlastır. Çünkü bu konuda nefse bir pay yoktur. Kişi, ihlaslı olmak için çalışır ve yorulur ama zahiren hiçbir kazanç elde edemez. Bu ise nefsin hoşlanmadığı birşeydir.
Kim bir şey yaparsa, yaptığı şey ne kadar küçük olursa olsun muhakkak yaptığı o şey için soruşturma açılacaktır ve ona: Niçin bunu yaptın, nasıl yaptın, kim için yaptın?" diye sorulacaktır
Yani; bunu dünya için mi, dünya metaını elde etmek için mi,?
İnsanlar övsünler ve kötülemesinler diye mi?
Sevilen bir şeyi elde etmek için mi veya zararı defetmek için mi?
Yoksa Allah (c.c)'a yaklaşmak, Allah (c.c)'a kulluğunu yerine getirmek için mi yaptığı sorulur.
Bu soruların sorulmasındaki gaye kula şunu hatırlatmaktır:
Ey kul! Eğer bir şey yaparsan bu şey ne kadar zor olursa olsun, Allah rızası için yapmalısın. Ancak bundan dolayı sevab alırsın.
Eğer hevan ve dünyalık bir menfaatin için yapmışsan bil ki, o zaman bu amelini Allah (c.c) rızası için yapmış değilsin.
Allah rızası için yapılmış olan bir amel şeytana uyularak insanlara açıklanınca bu ameldeki ihsan gider amelden geriye bir şey kalmaz
Oysa Allah Kuran'da hayatlarının sonuna kadar çalışmış, çaba harcamış olup da yaptıkları boşa gitmiş insanların durumundan bahsetmektedir.
Demek ki her insanın ahiret gününde böyle bir ihtimalle karşılaşması söz konusu olabilir
Allah "O gün, öyle yüzler vardır ki, 'zillet içinde aşağılanmıştır.' Çalışmış, boşuna yorulmuştur." (Gaşiye Suresi, 88/2-3) ayetiyle tüm insanları böyle önemli bir tehlikeye karşı uyarmıştır.
Dolayısıyla insan ahirette iki farklı durumla karşılaşabilir.
Hayatları boyunca görünüşte neredeyse birbirleriyle aynı işleri yapan, aynı çabayı harcayıp, aynı azmi gösteren iki insan sırf niyetlerindeki farklılık nedeniyle ahirette farklı karşılıklar alabilirler.
Hesap gününde ihlas sahipleri cennetle müjdelenirken, hayatları boyunca ihlası gözetmeyenler ise cehennem azabıyla karşılık görebilecekleri muhtemeldir.
Kuran'a göre ne çok çalışmak, ne çok yorulmak, ne de insanlardan saygı ve sevgi görmek bir üstünlük nedeni değildir. İnsanları Allah Katında üstün kılan özellik imanları, Allah rızasını kazanmak için yaptıkları salih ameller ve tüm bu amelleri yaparken kalplerinde sakladıkları niyetleridir.
Evet buradan şunu anlıyoruz ki niyet-amel-ihlas üçlüsü kıldan ince kılıçtan keskin bir vaziyette
Resûl-i Ekrem Efendimiz (sav) anlatıyor:
“Sizden önceki kavimlerden birisinde bir gün erkeklerden üç kişilik bir grup yola çıktı. Gecelemek için bir mağaraya sığındılar. Derken, dağdan kopan büyük bir kaya parçası onların üzerine mağaranın ağzını kapattı. Birbirlerine baktılar; Allah’a sığınmaktan ve duâ etmekten başka çâreleri yoktu. Birbirlerine, ‘Bizi ancak sâlih amellerinizle duâ etmeniz kurtarır!’ dediler ve duâ etmeye başladılar.
“İçlerinden biri: ‘Allah’ım! Benim yaşlı ve kocamış bir anam ve babam vardı. Akşam olunca ben onlardan evvel ne çoluk-çocuk, ne de hizmetçilerimden hiç birisine bir şey içirmezdim. Bir gün hayvanlarımı otlatacak ağaçlık bir yer aramak arzûsu beni uzaklara götürdü. Onların uyku saatlerine kadar geri dönemedim. Geldiğim zaman onların akşam sütlerini sağdım. Fakat onları uyumuş halde buldum. Kendilerini uyandırmayı ve onlardan evvel çoluk-çocuk ve hizmetçilerime akşam sütü içirmeyi hoş görmedim. Çocuklarım ayaklarımın etrafında ağlaşırken ben süt bardağı elimde olduğu halde, onların uyanmasını gözeterek şafak sökesiye kadar yerimde bekledim. Nihâyet uyandılar. Akşam sütlerini içtiler. Allah’ım! Eğer ben şu yaptığımı Senin rızân için yapmışsam, şu kayadan dolayı düştüğümüz sıkıntıyı gideriver’ dedi.
“Kaya gerçekten biraz açıldı. Fakat çıkmaları için yeterli değildi.
Diğeri: ‘Allah’ım! Benim amcamın bir kızı vardı. O bana insanların en sevimlisi idi. Onu çok şiddetli seviyor ve arzû ediyordum. Bir kıtlık senesinde o bana geldi. Kendisini bana teslim etmesi karşılığında ona yüz yirmi altın vereceğimi söyledim. İsteğimi kabul etti. Fakat tam murâdıma ereceğim zamanda, ‘Allah’tan kork!’ dedi. Onu çok sevdiğim ve arzûladığım halde bıraktım. Altınları da ona bıraktım. Yâ Rab! Eğer ben bunu sırf Senin rızân için yapmışsam içinde bulunduğumuz sıkıntıyı gider’ dedi.
“Kaya gerçekten biraz daha açıldı. Fakat o aralıktan dışarıya çıkmaya imkân bulamıyorlardı.
Üçüncüsü şöyle yalvardı: ‘Allah’ım! Ben bir takım ameleler kiralamıştım. Birisi hâriç diğerlerinin ücretlerini kendilerine verdim. O kişi hakkını almadan bırakıp gitti. Ben de onun parasını onun namına çalıştırıp çoğalttım. O kadar ki, çok mal meydana geldi. Bir zaman sonra adam geldi ve: ‘Ey Allah’ın kulu, bana ücretimi ver!’ dedi.
“Ben de vadiyi göstererek: ‘Şu gördüğün deve, sığır, koyun ve hizmetçi... hepsi senindir’ dedim. Adam: ‘Ey Allah’ın kulu, benimle eğlenme’ dedi. Ben: ‘Seninle alay etmiyorum’ dedim. Bunun üzerine malların hepsini alıp, götürdü gitti. Onlardan hiçbir şey bırakmadı. Allah’ım! Eğer ben yaptığımı sırf Senin rızân için yapmışsam, bulunduğumuz şu sıkıntıyı bizden gider’ dedi.
“Nihâyet kaya tamamen açıldı ve mağaradan yürüyerek çıktılar.”(R.Salihin 12)
Peygamber efendimiz (sav) bize bu kıssayı anlatırken okuyun geçin bu bir hikayedir diye anlatmadı.
Özelde sahabelerine genelde tüm ümmetine bir mesaj vermek amacıyla ve bir işin iyi niyetle sadece Allah”ın (cc) rızasını kazanmak için yapıldığı zaman nelere kadir olabileceğini belirtmek amacıyla anlattı .
Evet bizde kendimize soralım acaba bizim bu üç şahıs gibi tamamen Allahın rızasını kazanmak amacıyla yaptığımız ve bunu insanlara açıklamadığımız kaç amelimiz var.Kalbimize bir soralım.
Ne mutlu kıssadan hisse çıkarabilenlere
www. tevhidhaber.com | |
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 16/10/2006 - Allah Kendi islamını Başka islamlardan Korusun
Allah Kendi islamını Başka islamlardan Korusun"
|
İyi bil ki, halis din yalnız Allah'ındır. O'ndan başka dostlar edinerek, "Onlar bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz " derler. Doğrusu Allah, ayrılığa düştükleri şeylerde hüküm verecektir. Allah, yalancı, inkârcı insanı doğru yola iletmez 39 Zümer 3
Kur’an neden dini Allah’a has kılmak gibi bir kavrama yer vermektedir?
Din zaten Allah’ın değil midir?
Neden Allah(cc) burada bunu bir kere daha vurgulamıştır?
Hemen burada belirtelim ki, böyle bir vurgu, Kur’an’ın tamamında olduğu gibi bir kez daha şirk-tevhid ayrımına dayanmaktadır.
Yani, zaten Allah’ın olan, Allah’a özgü olan dini ‘Allah’a has kılmak’ tevhidin yerine gitirmek , şirke karşı biz insanları uyarmak demektir
Allah'ı birleme ve dini yalnız O'na tahsis etme, sadece dille bir çırpıda söyleniveren bir sözden ibaret değildir: Bu, eksiksiz bir hayat programıdır.Bir yaşam biçimidir.
Peki, din zaten Allah’ın değil midir?
Din’i O’ndan başka va’z eden mi var ki?
Din koymada, teşride O’nun ortakları mı var ki?
Kısacası, dinin başka sahipleri mi var ki Allah, "Dikkat edin! Halis Din Allah’ındır!" buyuruyor? Bu sorunun cevabı, şirk kavramıyla doğrudan alakalıdır.
Öncelikle ‘halis din’in ne olduğu anlaşılmalıdır.
‘Halis din’ sözü, mefhum-u muhalifini, bir de ‘halis olmayan dinin var olduğunu ortaya koymaktadır.
Evet, kuşkusuz iki tane din vardır, biri Allah’ın dini, bütün Rasullere inzal buyurduğu İslam, diğeri de, İslam’ın dışında, ama İslam’a alternatif olarak uydurulmuş, insanları heva ve heveslerine taptırmak için icad edilmiş her türlü yaşam biçimi, bütün doktrinler, ideolojiler ve hayat felsefeleridir.
Muharref İlahi dinler de sonuç itibariyle bu ikinci kategoriye dahildir. İşte bu ikinciler ‘halis olmayan dinlerdir.
Önceki ise Allah’ın dini, halis dindir.
Zümer suresinin takip eden ayetlerinden de açıkça anlaşıldığı gibi, şirk denilen hadise, aslında Allah’ın Dinini, halis dini inkar etmemektir.
Zaten müşrik din sistemleri asla Allah’ı ve Allah’ın dinini inkar etmemişlerdir. Sadece Allah’ın dinini değiştirmişler,dönüştürmüşler,kendilerine göre tanımlamışlar ve tahrif etmişlerdir.
Dini kabul ederek, ona inanarak değiştirmişler, Allah’ın Dinini İlahilikten beşerilik seviyesine indirmişlerdir.
Allah’ın yerine ilahlık makamına birtakım azizlerini, efendilerini, şeyhlerini, üstadlarını, siyasi önderlerini, parti başkanlarını, kanaat önderlerini vb.. ikame etmişlerdir.
Allah’a ait olan sıfatları bu insanlara yüklemişlerdir.
Fakat asla Allah’ı ve Allah’ın dinini inkar ettiklerini, hatta Allah’a ortaklar koştuklarını söylememişlerdir.
Şu halde, din Allah’ındır. Fakat müşrikler, Dini Allah’ın olmaktan çıkartıp, insana has kılmaktadırlar. İlahi olanı beşerileştirmekte, vahyedilip indirilmiş olanı akla gelip uydurulmuş haline getirmektedirler.
Şimdi anlaşılmaktadır ki, ‘dini Allah’a has kılmak’, tevhid demektir.
Allah’ı birlemek, uluhiyyeti, rububiyyeti, din koyma yetkisini, hükmetme yetkisini sadece ve sadece Allah’a tanımak demektir.
Allah’ın dışında kendilerine, isimleri yine kendi isimlerine benzeyen, bedenleri kendi bedenlerinin aynısı olan, kendileri gibi yiyip içen varlıkları hükümde,sıfatta,uluhiyyette veya rububiyette Allah’la beraber görenler müşriklerdir. Allah’a eşler koşmaktadırlar.
Bunlar bazen ‘ermiş, evliya, şeyh, mürşid-i kamil’ gibi isimlerle Allah’ın dışında şerikler edinmekteler, bazen İslam dışı kimi sistemlerin kavram, kurum ve liderlerini Allah’ın dışında şerikler edinmekteler.
Demokrasi dini bu konuda şeriki bol bir dindir.Demokrasi, oldukça bol çeşitli, renkli ve kamuflajlı şerikler takdim etme kabiliyetindedir.Ve insanların bunu anlamamaları için şeytan elinden gelen gayreti göstermektedir.
Biz bunu amaç değil araç ediniyoruz diyerek insanları demokrasi dinine dahil eden şeytan , vazifesini yerine getirmekte ve daha ileri bir zamanda biz bunu araç ediniyoruz diyenleri iktidara geldiklerinde;
-Ne yapalım iktidar olduk ama muktedir olamıyoruz.
-Bazı şeyleri değiştirebilmek için toplumun tüm kurumlarının mutabakatı sağlanmalıdır.Deyiveriyorlar
-Seçim zamanı yaklaştığında ise bu zevatı yine eski söylemlerine yakın bir söylem içinde görebiliyorsun.
Osman Yüsel SERDENGEÇTİ için bi anektod anlatırlar;
Osman Yüksel seçimlerde milletvekili seçilmiştir ve meclisin kapısına gelmiştir.O zamana kadar döner kapı görmemiş olacak ki bir türlü içeriye giremez ve yanındakilerin yardımıyla içeri girdiğinde bu nasıl bir kapı diye sorar. Yanındakiler hemen bu döner kapıdır efendim deyince Osman Yüksel hemen cevabı yapıştırıverir
-Desenize döneklik hemen meclisin kapısında başlıyor…
Dini Allah’a has kılmayanların hep ‘iyi niyetli’ oldukları gözden kaçırılmamalıdır. Çünkü bunların, "bizi Allah’a daha da yaklaştırmaları için" gerekçelerine yer vermektedir.
Bakınız, niyetleri Allah’ı inkar etmek, Allah’ı yok saymak, Allah’a sövmek gibi bir amaca yönelik değildir. Yani bunlar Allah yoktur dememektedirler
Allah’a daha yakın olmayı istemeleri oldukça masum, dindarane değil midir? Bunda ne yanlışlık olabilir ki.
Görünüşte öyledir ama aslında öyle değildir.
Çünkü Allah’ın böyle aracılar edinmediğini bilmeleri gerekmektedir. Çünkü bunu Allah bildirmektedir.
Dine başka varlıklar ortak kılınmaktadır. Allah’ın yetkisi, otoritesi, uluhiyyeti ve rububiyyeti paylaştırılmış olmaktadır
Biz başka kimselere yaratıcı oldukları için kulluk etmiyoruz. Biz sadece Allah'ı yaratıcı olarak kabul ediyor ve O'na itaatte bulunuyoruz. Ancak O'nun yüce makamına doğrudan ulaşamadığımız için, arada bulunan mübarek zatlara dua ediyor ve dualarımızı Allah'a çabucak ulaştırsınlar diye onlara müracaatta bulunuyoruz demektedirler.
Yalnız burada bir problem ortaya çıkmakta bölünmüş olan bu insan guruplarının hangisinin aracısının Allah(cc)a daha yın olduğu hakkında bir delil bulunmamaktadır.
Bazıları aya, güneşe ve yıldızlara vs. aracı olarak tapmaktadır . Yine bazıları ölmüş bulunan muhterem zevatın Allah indinde kendilerine şefaat edeceğine inanmalarına rağmen hangisinin oranda daha etkili olduğu konusunda ayrılık içindedirler.
Dolayısıyla bunların hiçbiri ilmi bir delile dayanmamakta,
Allah’ta bunlar hakkında bir delil indirmemiştir zaten
Hülasa
Uzun asırlar boyunca dininden(islamdan) bihaber yaşamış bir toplumun üyeleri, din açısından acınacak bir sefalet içindedir.
Bu toplumun çoğunluğunu ateist olmayan, biryerlere bağlı insanlardan oluşmaktadır. Üstelik bu insanların çoğu dindardır!!
Hatta Allah’a, Peygamber’e, Kitab’a laf söylenmesine de tahammül edemezler.
Fakat aynı insanlar Allah’ın halis dinini heva ve hevesleriyle, paralarıyla, siyaset ve kanaat önderleriyle, ideolojileriyle, eğlence merkezleriyle, tüketim tutkularıyla vb.. paylaşmaktadırlar.
Dinden bunlara bir pay, Allah’a da bir pay ayırmaktadırlar. Özellikle üç aylar, bilhassa ramazan ayı, kandil geceleri, Cuma akşamları, dini bayramlar ve hatta ezan okunurken Allah’a ayırdıkları pay daha büyük olmaktadır.
Anılan bu ‘mübarek’ gün ve gecelerde şarapçıları bile şarap satmaz bunların.
Televizyon izleyenler bilir bu ülkenin en büyük!! sanatcılarından biri dönmüş biridir ve ramazanda kesinlikle içmez.
Hatta bu ülkenin diyaneti yeni yılın ramazana rastladığı bir günde gece içilip gündüz oruç tutulabileceği fetvasını da vermiştir.
Hatta yetiştirdiği ilahi-yat çılarından birisi horoz bile kurban edilebilir fetvasını vermiştir.
Gördüğünüz gibi bu dini günlerde Allah”a ayrılan pay büyük olmakta sonraki zamanlarda ise yine kendi ilahlarına büyük payı vermektedirler.Mekkeli müşriklerin kurbanda yaptıkları gibi.
Malum medyanın ramazan ve ramazan dışı tutumu zaten bellidir anlatmaya bile gerek yoktur.
Üstad Mevdudi’nin bir sözüyle bu konumuza noktayı koyalım inşallah.
“Allah kendi İslamını başka İslamlardan korusun”
Amin.
Abdullah Bingazi
www.tevhidhaber.com | |
Yorum (13) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 4/10/2006 - Merhabanın Hatırı
Merhabanın Hatırı
Toprak temizdi. Gökyuzu ve hava temizdi. Bize sunduklari da. Biz de temizdik. Pazardan peynir almak risk degil, sokak saticilari dosttu. Onlarla selamlasiyorduk. Merhabanin hatiri vardi.
Hijyen, kalite ve garantinin belgesi iste bu merhaba idi. Sütcümüzün, yogutcumuzun, sebzecimiz vardi. Hal hatir sordugumuz, hangi zeytinden hoslandigimiz bilen, iyi peynirden bizi haberdar eden bakkalimiz vardi.
Simdi. Simdi potansiyel tehlike olarak goruldugumuz ve ustumuz arandiktan sonra girdigimiz süper marketlerin on binlerce cesidinin arasinda "merhaba"dan mahrum alis veris yapiyoruz.
Labirentin icinde raflarda sekiller, mesajlar ve imajlar var.
Reklamlar bizi zaten kodlamistir önceden; algiliyor ve aliyoruz. (isminin basinda hiper, süper ve mega gibi sifatlarin bulundugu magazalarda, oraya ne kadar cok giderseniz gidin, güvenlik görevlileri, reyon sorumlulari ve kasiyerlerle muhabbet kuramazsiniz. Market arabalaridir orada size en cok tanidik gelen.
Insan bazen laf atmak ister "isler nasil gidiyor" veya "Hayirdir bugün sol ön tekerin gıcırdıyor" diye.) insanin hayatinda kalabaliklar cogaldikca, yalnizliklar da cogaliyor. Bakkallarin gidisiyle, sokaklarin ruhu da gitti.
Ve lezzetler de gitti. Yilin on iki ayi muhtesem goruntusuyle arzi endam eyleyen sanal domatesler gibi. Domates mevsimini kaybettigi gunden beri, cok seyi kaybettik. Halbuki domates önemlidir. Mevsimi bittiginde gidisine üzülmek, yoklugunda özlemek zamani geldiginde kavusmaya sevinmek cok önemlidir. Kokusu cok önemlidir. Yöresi ve lezzeti de. Her yöre bir baska domates, bir baska domates lezzeti demektir. Artik yörenin adi; sera.
Sadece domates mi? Ekmek mesela. Ekmek, ekmek gibi kokmuyor. "Bir dilim ekmek" anlamini yitirdi. Ekmegi kesemiyorsunuz. Gercek bir dilim gibi bir dilim cikmiyor. Vitaminlerle sisirilmis, kus gibi hafif ve lezzetsiz.
Cay mesela. Cay, cay gibi kokmuyor. Seylanla Türk cayini, tomurcukla cay cicegini karistirarak formüller üretiyor ve telef oluyoruz.
Evet. Simdi, brokoliyle tanistik, dört mevsim domatesle ve daha neler neler.
imkanlar artti, cesitler artti. Simdi hersey her zaman var. Ama bu hengamenin, bu hayat duzeninin neticesi hamburgerle basbasa kalisimizdir.
Simdi hersey, her zaman var ve her sey kiymetsiz.
Bir süper marketten alisveris yapmaya calismak, sevdiginiz birini bulamayinca telesekretere not birakmak gibi aslinda. ikisinde de muhatabiniz yok, icinizden konusursunuz; sizi duyan olmaz.
Bu cagin cilvesi herhalde. Kalabaliklarin icinde yalnizligi yasamak ve bundan keyif almaya calismak. Ama vakumlu, dondurulmus, hijyenik ve ambalaji guzel hayatimizda eksik bir seyler var. Onemli bir seyler. Domatesin tadi gibi. Merhabanin hatiri gibi.
? |
Yorum (17) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 2/10/2006 - Biz ve onlar ve müslümanlar!
Niçin O Diyarın Sakinleri? 
O DİYARIN SAKİNLERİ, Kur'an'ın nasıl yaşanacağını, hayatlarıyla ortaya koymuş has müslümanlardır. Onların dindeki yeri çok önemlidir. Ayrıca nice nice meselelerin çözümünde hep kaynak olmuşlardır onlar. O diyarın sakinlerinin peşine takılanların hiç birisi Allah'ın izniyle âhirette pişman olmaz. Allah ve Resûlüne karşı mahcup olmazlar. O DİYARIN SAKİNLERİ dinin tamamını yaşamışlardır. Hayat tarzları dinleri olmuştur. Tabirimiz hoş karşılanırsa onlar "Orijinal" müslümanlardır. Yeter ki bazılarına takılıp, bazıları ihmal edilmesin. Bu dinin sadece Ebû Zerr'i yoktur. Bu dinin aynı zamanda Abdurrahman İbn Avfıda vardır (Allah her ikisinden de razı olsun). Hz. Ebû Zerr (r.a.)'i öne koyduğumuz zaman, zihinlere öyle bir iktisadi kimlik çiziliyor ki, mal ve mülk sahipleri sanki kapitalistmiş gibi değerlendiriliyor. Bunun aksi olarak sadece Hz. Osman'ı ele aldığımızda, zihinlere öyle bir şey yerleştiriliyor ki zengin olmak sanki farzmış gibi bir mantık geliştiriliyor. Bunların her ikisi de İslâm ümmetinin istifadesine sunulmuş birer kimliktir. Sahabeyi bir bütün olarak ele alırsak, hayatımızın tamamı doldurulmuş olur. O DİYARIN SAKİNLERİ'ni birbirinden ayrı olarak değil, birbirlerinin içine girmiş zincir halkası olarak görmeye çalışalım. "İslâm bir bütündür parçalanamaz" dediğimiz gibi "Sahabe bir bütündür parçalanamaz" sözünün üzerinde de duralım. "Allah onlardan, onlarda Allah'tan razı olmuş" bir İslâm toplumu vardır ortada. Onlar da işte O diyarın sakinleridir. O DİYARIN SAKİNLERİ'ni devamlı olarak gündemde tutarsak, gözümüz, kulağımız başka yerlere kaymaz. Müslümanlığımızı kıyasladığımız kimseler, onlar olmalıdır. Ancak bugün çoklarımız etrafımızdaki bazı zevat-ı kirâma göre müslümanlığını ölçüp, tartmaya başlıyor. Bu da dinde yeni bir anlayış, yeni bir kapı açıyor. Mezhep imamlarımızdan Ahmed İbn Hanbel der ki "Biz öyle kimseleri biliyoruz ki şefaatlarını umarız. Ancak bazı söz ve tavırları yanlış olduğu için reddederiz" Doğrulara evet, yanlışlara hayır demek için Ashabın toplu olarak İslâm'a olan hizmetlerini bilmeliyiz. Bizim inandığımız dinimizin yaşayış seviyesini etrafımızdaki insanlara göre değerlendirecek olursak, büyük bir yanılgıya düşmüş oluruz. Bilhassa İslâm'ın devlet olmadığı, cahiliyyenin kol gezdiği, tağutun dediklerinin olduğu bir toplumda durum daha da nazikleşir. Çünkü herkes aynı hayatın içinde yaşıyor. Adeta dinin yaşanışı bir nevi izne bağlı olmuş bir ortamda, dinin tamamının yaşandığı bir ortam ve dini tamamen yaşayan ve hem de vahyin sıcaklığını hissederek yaşayan bir nesil... O da o diyarın sakinleridir. O DİYARIN SAKİNLERİ'ni ortaya korken etrafımızdaki alimleri, salih kulları devre dışı bırakalım demiyoruz. Eğer bugün kalbimizi ve gönlümüzü kaptırdığımız kimseyi her yönü ile tanıyor da, ana kaynakların ikincisi olan Hz. Muhammed (s.a.v.)'i gerçek yönü ile tanımıyorsak, bunun izahını nasıl yapabiliriz? Üstelik Nakşi tarikatının otoriter isimlerinden olan ve dini bir takım hurâfe ve bid'atlerden temizleyerek "Mektubat" isimli bir eseri ümmete hediye eden İmanı Rabbani der ki: "Ahirette müslümanlar tarikattan değil, şeriattan hesaba çekileceklerdir." Yine şu husus da önem arzeder ki bir şeyi yerli yerine koymak adalet, layık olmadığı yere koymak ise zulümdür. Bir veliyi, bir alimi, bir salih kulu layık olduğu yere koyarak değerlendirmek adalet, hak etmediği yerlere kaydırmak ise zulümdür. Müslümanın değeri, Kur'an'a ve Sünnete verdiği değer nispetindedir. Yine müslümanın şerefi Kur'an' la olan irtibatı nispetindedir. Kaf suresinin başında Rabbimiz şerefi çok büyük olan Kur'an'ına yemin etmektedir. Üzerine yemin edilen Kur'an'dan ne kadar istifade ediyorsak, işte şerefimiz o kadardır. Onlar, Kur'an'dan hayata geçiş yapan, yani yaşayan Kur'an'ı temsil eden şerefle dolu bir nesildir. Onlar, bizim gibi hayatlarını üç-beş ayet, dokuz on hadisle kapatarak Hakka kavuşmamışlardır. O DİYARIN SAKİNLERİ bugünün İslâm toplumlarına nereden bakarsak bakalım bazen rehber, bazen numune (örnek) bazen kaynak ve bazen de ibret levhasıdır. Onlar öyle fedakar insanlardır ki canları pahasına da olsa dinin nasıl yaşanacağını, kıyamete kadar gelecek müslümanlara göstermişlerdir. Kimisi recmedilmiş, kimisine kırbaç vurulmuş, kimisi sürgün edilmiş, kimisine had cezası vurulmuştur. Ancak bunların hepsi büyük bir şerefle Allah'a kavuşmuş ve hayırla yadedilmişlerdir. O DİYARIN SAKİNLERİ'nin bütünlük arzeden kimlikleri böyledir. Yani erkek ve kadın olarak değil, her iki cinsi insan olarak ele alıp, bu bütünlüğü bozmamak gerekir. O DİYARIN SAKİNLERİ'in bir başka yönü, Peygamberleri ile olan münasebetleridir. Günümüzde Cemaat ve İmam (Emir ve Cemaat) anlayışının rehberliğini o diyarın sakinlerine vermek lazımdır. Bir takım yanlış anlayışlara ve yanlış uygulamalara meydan vermemek için bu şarttır. Günümüzde öyle bir itaat ve bağlılık anlayışı ve uygulaması vardır ki bunu Kur'an ve Sünnet ölçülerine vurmak hayli zordur. Bir şeyin eğri veya doğruluğunda aslolan ayet ve hadistir. Ancak "Vardır bir hikmeti" anlayışı, bu gerçeğe gölge olmuştur. Durum öyle noktalara gelmiştir ki, batılın ihyasına yönelik teklifler hem kabul görmüş ve hem de hikmet aranmıştır. "Üstten geldi vardır bir hikmeti" anlayışı bunu ne de güzel izah eder. Akıl ve fikirlerini bir başkasının cebine koyanlar veya başkalarının fikirlerini ipotek altına almak isteyenler, lütfen o diyarın sakinlerinin, gerçek bir rehberle olan münasebetlerine baksınlar. Resûl ve Ashab ilişkisi ile bugün şeyh ve mürid ilişkisi, emir ve cemaat ilişkisi arasında farklılıklar söz konusu ise, bunun faturasını kime yükleyeceğiz? İslâm'a mı? Cemaate mi? Yoksa sürüler güdenlere mi? Yine İslam Rabbani'nin şu sözü konuya bir daha dikkat çekmede müessirdir: "Cahil müridin dinimize yaptığı tahribatı kafir yapmamıştır."
Abdullah Büyük
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 28/9/2006 - müslümanca yaşamalı
KUR”AN İNMELİ TEKRAR MÜ”MİNİN YÜREĞİNE
Her şeye tekrar başlanmalı
İmanlar tazelenmeli
Tefekküre dalmalı
Geçmiş hatırlanarak yeniden bir hamle başlatılmalı
Nuh tufanını hatırlamalı
Musa(as) Kızıldenizden yeniden geçmeli…
İsa(as)”ın ölüleri dirilttiğini tekrar hatırlamalı…
Yusuf”un(as) z kuyudan kurtulup hükümran oluşunu herkes görmeli…
Ateşin İbrahim(as) yakmadığı tekrar görmeli…
İbrahim(as) İsmaili(as) alıp mekkenin kızgın kumlarına hicret etmeli…
Hacer validemizin telaşını hissetmeli….
İsmail(as)ın ayağının altından çıkan zemzemden içilmeli…
İnsanların akın akın Mekkeye geldiğini görmeli….
Ebrehenin hikayesi yeniden ve baştan anlatılmalı…
Fil ordusunun Ebabiller karşısında Allahın yardımıyla nasıl da biçilmiş ekine çevriliverildiğini görmeli…
Bir çocuğun ağlama sesi duyulmalı….
Kisranın Ateşi sönmeli…
Romanın sütunları çatlayıp devrilmeli…
Kabenin ve meydanların putları kırılıp parçalanmalı…
Hirayı hatırlamalı…
Muhammed Hiraya yeniden tırmanmalı…
Namus-u Ekber gelmeli ve oku demeli…
Muhammed inmeli Hiradan ve yeniden okumalı Vahyi…
Mekkenin zengin ve müstekbir Mele’leri duymalı bu sesleri…
İrkilmeli;hücrelerine kadar sarsılmalı…
Fırlamalı can havliyle sıcak yatağından,huzuru bozulmalı…
Konforuna,egosuna Allahın ayetleri ile müdahale edilmeli…
Muhammedin sesi ve mesajı yankı bulmalı…
Huzur vermeli kölelerin ve cariyelerin kırılmış kalplerine…
Bir kurtuluş müjdesi olmalı prangalı boyunlara…
Karanlıklara alışmış gözlere Nur…
Delalette olanlara Furkan…
Hastalıklı zihinlere Şifa olmalı…
Ebubekirler çıkmalı sahneye
Aliler,Musablar,Sadlar…
Sümeyyeler Şehit olmalı tekrar kızgın topraklar üzerinde…
Bilalin inlemesini duymalı şu kaskatı kesilmis kalplerde…
Necaşi çizgi çizmeli asasıyla…
Sizin ve bizim aramızdaki fark işte bu kadar…
Hicret etmeli Medineye…
Ensarla kardeş olmalı…
Evini ekmeğini paylaşmalı muhacirlerle…
Bedire gitmeli
Allahın Yardımını görmeli hissetmeli hücrelerinde…
Uhuddaki Hamzayı hatırlamalı…
Ve Mekkeyi fethetmeli tekrar…
Kahrolmalı Allahın düşmanları…
Kahrolmalı şeytan ve dostları…
Kahrolmalı Firavunlar,Hamanlar,Kisralar,Nemrutlar….
Kahrolmalı tekrar…
Nefisle mücadele başlamalı tekrar..
Mala tapmamalı…
Makama tapmamalı…
Güce Tapmamalı…
Yalnız Allaha ibadet etmeli….
Tağutu..
Meleyi…
Zalimi…
İyi tanımalı
İyi beslenmiş atlar hazırlanmalı tekrar…
Allah en yüce edilinceye kadar yürümeli…
İzzet Müslümanlara geri gelinceye kadar kalkmalı yumruklar ….
İnsanlık Allahın nuruyla aydınlanıncaya kadar mücadele etmeli…
İki gün birbirine denk olmamalı…
Kuran hatırlanmalı…
Ramazan hatırlanmalı
Kuran tekrar inmeli bugün müminin yüreğine…
Tağutu reddetmeli…
Allaha kul olmalı…
Değerlendirmeli ramazanı…
Yani bi”şeyler yapmalı
............................................................................
Abdullah Bingazi
|
Yorum (6) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 22/9/2006 - ve ölüm ölür..........
|
Ve Ölüm Ölür…
Ne mutlu kendisini alçaltana, kazancını tertemiz bir hale koyana, özünü düzgün bir hale getirene, huyunu güzelleştirene, malının fazlasını yoksullara verene, ağzını beyhude sözlerden yumana, şerrini insanlardan giderene; kendisine sünnet ağır gelmeyene, bidate mensup sayılmayana. Hz. Ali (r.a) De ki: "Elbette sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp,buluşacaktır. Sonra gaybı da, müşahede edilebileni de bilen (Allah)a döndürüleceksiniz; O da size yaptıklarınızı haber verecektir." (Cuma Suresi, 8)
Pek çok insan ölümü düşünmek istemez, aynı zamanda günlük uğraşıları da insanı bambaşka şeyler düşünmeye sevkeder.İş-güç-yemek. Hangi okulda okuyacağı, hangi işte çalışacağı, ne giyeceği ve ne yiyeceği onun için daha önemlidir. Çünkü hayatın bunlardan ibaret olduğunu düşünür.Çünkü bu işlerin karşılığını hemen peşin olarak almaktadır.Allah”ın ceza ve mükafatına zaman var diye düşünür. Ölümden bahsedildiği zaman ise, "ağzını hayra aç" gibi anlamı olmayan ve ölümü engellemeye de gücü yetmeyen sözlerin arkasına saklanır. Kendisinin yaşlanınca öleceğini, en az 50-60 yıl daha yaşayacağını hesaplar; genç yaşında böyle "iç karartıcı" konularla meşgul olmak istemez. Halbuki bir saniye sonra yaşayabilme garantisi bile yoktur. Her gün gazetelerde, televizyon kanallarında ölümle ilgili haberler bolca yer almakta, yakınlarının ölümlerine tanık olmaktadır; ama bir gün kendi ölümüne de başkalarının tanıklık edeceğini, kendisini de böyle bir sonun beklediğini düşünmez.
Sanki ölüm, bizden başkalarına yazılmış, sanki bu gerçek, bizden başkasına hükmedilmiş. Sanki ölen bu insanlar gibi ölüm bize hiç uğramayacak.
Onları kabirlerine götürmedeyiz; miraslarını yemedeyiz.
Sanki bizler onlardan sonra kalacaklarmışız.
Her öğüdü unutmuşuz, her afeti ardımıza atmışız.
Bunlara tabiat olayı gözüyle bakmışız.
Bizi ölüme götürecek her belaya göz yummuşuz.
Birkaç hafta sonra onu unutmuşuz normal hayatımıza dönmüşüz.
Bu afetler hayatımıza magazin haberleri olarak girmeye başlamış.
Oysa ki ölüm insana geldiğinde,
Hayata dair her tür gerçeği yerle bir eder;
Geriye sizden hiçbir şey bırakmaz.
Şu anki halinizi, gözlerinizin açılıp kapanmasını,
Vücudunuzun hareket etmesini,
Konuşabilmenizi, gülebilmenizi,düşünebilmenizi
Yani tüm hayati fonksiyonlarınızı düşünün.
Sonra da ölümün akabinde ne hale geleceğinizi canlandırın gözünüzde...
Hareketsiz bir şekilde, etrafınızda olup bitenleri anlamayıp öylece yatacaksınız.
Tabutunuzun konacağı mezar kazılırken, siz gusülhanede görevli kişi tarafından yıkanacaksınız.
Tahta tabuta konacaksınız.
Camideki işlemler bittikten sonra mezara gidilecek,
Üzerinde isminizin, doğum ve ölüm tarihinizin yazıldığı bir taş olacak
Bedeniniz başka insanlar tarafından taşınacak ve bir et yığını olarak kabul edileceksiniz.
Hatta biraz kiloluysanız taşıyanlar tarafından eleştirileceksinizde..
Kefenle birlikte sizin için kazılan çukura atılacaksınız.
Üzerinize tahta konacak, daha sonra da toprak.
Toprak sizi iyice örttükten sonra işlem son bulmuş olacak. Mezarınızı ziyaretler ilk zamanlar daha sık olmakla birlikte, sonraları yılda bir kez olacak, daha sonraları hiç olmayacak.
Üstelik bu ziyaretlerden sizin haberiniz dahi olmayacak. Yıllarca kullandığınız odanız, yatağınız boş kalacak.
Cenazeniz kaldırıldıktan bir süre sonra da özel eşyalarınız ihtiyacı olanlara dağıtılmak üzere evinizden yollanacak.
Yakınlarınız nüfus dairesine gidip sizin öldüğünüzü ve kaydınızın bu dünyadan silinmesini söyleyecekler.
İlk zamanlar belki hatırlanacaksınız, arkanızdan ağlayan birkaç kişi olacak.
Ancak zamanın unutturucu etkisi ileriki yıllarda gittikçe ağır basacak.
Birkaç on yıl sonra ise "koca bir ömür" sürdüğünüz dünyada sizi hatırlayan pek kimse kalmayacak.
Ama bununla birlikte, öldükten sonra arkanızda bıraktığınız tüm aileniz ve tanıdıklarınız da yavaş yavaş bu dünya hayatından ayrılacağı için, hatırlanıp hatırlanmamak pek bir şey ifade etmeyecek.
Dünyada bunlar olup biterken, toprağın altındaki bedeniniz ise, hızlı bir parçalanma sürecine girecek.
Toprağa konmanızdan hemen sonra böcekler,yılanlar,fareler ve bakteriler devreye girecek. Karında toplanan gazlar cesedi şişirecek ve bu şişlik vücudun her tarafına yayılarak, bedeni tanınmaz hale getirecek.
Bundan sonra gazın diyaframa yaptığı basınçtan dolayı ağzınızdan ve burnunuzdan kanlı köpükler gelmeye başlayacak.
Çürüme ilerledikçe kıllar, tırnaklar, avuç içleri ve tabanlar yerlerinden ayrılacak.
Bu dış değişmeyle beraber, iç oganlarda da çürüme başlayacak.
En korkunç olay ise bu noktada gerçekleşecek; karın bölgesinde toplanan gazlar deriyi zayıf noktasından patlatacak ve bedenden tahammül edilemeyecek derecede pis kokular yayılacak. Bu süre içinde kafanızdan başlamak üzere, adaleler de yerlerinden ayrılacak.
Cilt ve yumuşak kısımlar tamamen dökülecek ve iskelet gözükmeye başlayacak.
Beyin tamamen çürüyecek ve kil görünümünü alacak, kemikler bağlantılarından ayrılacak ve iskelet dağılmaya başlayacak…
Bu olay, cesediniz bir toprak ve kemik yığını haline gelene kadar böylece devam edecek. Artık ölmeden önceki yaşamın bir saniyesine bile geri dönme imkanı olmayacak.
Aile ile görüşme, arkadaşlarla buluşup eğlenme, en yüksek mevkiye gelme ,en iyi lokantalarda yemek yeme,çok para kazanma şansı da kalmayacak.
Artık beden mezarda çürüyerek iskelet haline gelecek. Kısacası kendisiyle özdeşleştiğiniz, "ben" sandığınız beden, oldukça iğrenç bir sonla yok olup gidecek.
Siz, yani gerçekte bir ruh olan siz, bu bedeni çoktan terk etmiş olacaksınız, geride kalan beden ise, oldukça çarpıcı bir biçimde yok olacak.
Bu olay İsrafil(as)ın Allah(cc)ın sura üfürülmesi emrine kadar böyle sürüp devam edecek.
Ölenlerin yerlerine yeni insanlar gelecek.
Hayat hızla akacak,
Zaman kısalacak.
Alametler ortaya çıkacak
Ve kıyamet kopacak
İnsanlar mezarlarından çıkarılacak.
Dedi ki: " Yıl sayısı olarak yeryüzünde ne kadar kaldınız? " Dedi ki: " Bir gün ya da bir günün birazı kadar kaldık, sayanlara sor." Dedi ki: " Yalnızca az (bir zaman) kaldınız, gerçekten bir bilseydiniz" (Müminun Suresi, 112-114)
Mahşer yerinde toplanılacak.
Allah(cc) yaratmış olduğu ölümü getirecek.
Ölüme öl diyecek
Ve ölüm ölecek.Ve ölüm ölecek.
Hasaplar görülecek……….
Azrail ne vakit gelecek,akşam mı?
Gece yarısında mı?
Horoz öttüğü zaman mı?
Sabahleyin mi?Arabadayken mi?
Otururken mi?
Bilemezsiniz.
Sakın ola ki;Aniden gelip sizi uyurken bulmasın.
Şimdi, uyanık durun,hazırlık yapın,azık hazırlayın.
Hemen Şimdi. |
....
Abdullah Bingazi |
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 19/9/2006 - uyarmak ama nasıl???
|